Yönetim Kurulu Başkanımız Turgay Aldemir
Bugün, içinde yaşadığımız çağın yükünü, imkânını ve sorumluluğunu birlikte düşünmek sorumluluğumuzu hatırlayacağımız gündür. Çünkü artık sadece ne yaptığımız değil, neye dayanarak yaptığımız, hangi anlam dünyasından konuştuğumuz ve nasıl bir insan, nasıl bir toplum, nasıl bir gelecek tasavvur ettiğimiz hayati hale gelmiştir.
İçinden geçtiğimiz çağ, bize çok şey vaat ediyor: hız, imkân, bağlantı, erişim, teknoloji, görünürlük… Fakat aynı çağ, bizden sessizce çok daha büyük şeyler de alıyor: dikkatimizi, derinliğimizi, köklerimizi, muhasebemizi, kelimelerimizi ve nihayet manamızı.
Bu yüzden bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, yalnızca daha fazla faaliyet yapmak değildir. Daha fazla program, daha fazla içerik, daha fazla görünürlük de tek başına çözüm değildir. Esas ihtiyaç, yaptığımız her işe bir anlam merkezi kazandırmak, çalışmalarımızı sağlam bir düşünce zemini üzerine inşa etmek ve ufkumuzu ortak bir hakikat arayışında buluşturmaktır.
Bizler biliyoruz ki bir toplumun geleceği, sadece maddi imkânlarla kurulmaz. Bir toplumun geleceğini kuran şey; onun kavramlarıdır, değerleridir, iddiasıdır, hafızasıdır, yön duygusudur. Bir toplum kelimelerini kaybederse düşüncesini kaybeder. Düşüncesini kaybederse yönünü kaybeder. Yönünü kaybederse kendisini başkalarının tarif ettiği bir dünyanın içinde bulur. O yüzden bugün bizim meselemiz yalnızca faaliyet üretmek değil; söz üretmek, kavram üretmek, anlam üretmek ve çağa kendi merkezimizden müdahil olmaktır.
İçinde yaşadığımız dünya ve özellikle İslam coğrafyası, yalnızca siyasi ve ekonomik krizlerin değil, aynı zamanda derin bir anlam ve düşünce krizinin içinden geçmektedir. Dünyanın farklı bölgelerinde yaşanan çatışmalar, güç mücadeleleri ve jeopolitik kırılmalar ilk bakışta maddi sebeplerle açıklanıyor gibi görünse de bu gelişmelerin arka planında insanın kendisini, dünyayı ve hakikati anlama biçiminde meydana gelen köklü dönüşümler bulunmaktadır.
Bu nedenle bugün karşı karşıya olduğumuz meseleleri yalnızca güç dengeleriyle açıklamak yeterli değildir. Sorunun önemli bir boyutu ontolojik, epistemolojik ve aksiyolojik düzeydedir. Başka bir ifadeyle mesele yalnızca siyaset değil; varlık anlayışı, bilgi anlayışı ve değer anlayışı meselesidir.
İslam düşünce geleneği, insanın ve toplumun meselelerini anlamaya yönelik son derece zengin bir teorik miras üretmiştir. Farabi’den Gazâlî’ye, İbn Rüşd’den İbn Arabî’ye, İbn Haldun’dan Osmanlı düşünürlerine kadar uzanan bu miras, yalnızca bireysel ahlakı değil; toplumun kuruluş ilkelerini de tartışmıştır.
Örneğin Farabi’nin el-Medînetü’l-Fâzıla’da ortaya koyduğu düşünce, erdemli bir toplumun yalnızca siyasal düzenlemelerle değil; doğru bir insan ve varlık anlayışı üzerine inşa edilmesi gerektiğini ifade eder. Farabi’ye göre toplumun düzeni, insanın hakikatle kurduğu ilişki biçimine bağlıdır.
Benzer şekilde Gazâlî, ilmin yalnızca bilgi birikimi olmadığını, hakikate götüren bir idrak süreci olduğunu vurgular. Ona göre bilgi, hikmetle ve ahlakla birleşmediğinde insanı hakikate ulaştırmak yerine çoğu zaman bozguna ve sapmaya götürebilir.
İbn Haldun ise toplumların yükseliş ve çöküş süreçlerini incelerken yalnızca siyasi olaylara değil, toplumsal dayanışma biçimlerine ve anlam dünyasına dikkat çeker. Onun “asabiyet” kavramı, toplumların ayakta kalabilmesi için ortak bir ruh ve dayanışma duygusuna ihtiyaç duyduğunu gösterir.
Dolayısıyla klasik İslam düşüncesinde toplumun inşası, yalnızca kurumların varlığıyla değil; insanın anlam dünyasıyla ilişkilidir.
Burada özellikle şu üç hususa dikkat çekmek gerekiyor:
- Yani varlık anlayışımız. İnsan nedir? Dünya nedir? Hayat nedir? Biz bu yeryüzünde niçin varız?
Eğer bu soruların cevabı zayıflarsa, faaliyet çok olsa bile istikamet kaybolur. İnsanı sadece tüketen, yarışan, görünür olmaya çalışan bir varlık olarak görürsek; eğitimimiz de gönüllülüğümüz de kurumlarımız da giderek mekanikleşir. Tıpkı Hz. Peygamber bir hadisinde buyurduğu gibi “Öyle bir zaman gelecek ki ümmetim, rüzgârın önündeki çer çöp misali hayatın ritmi ve akışı karşısında sürüklenecek.”
Ne yazık ki insan savruluyor, depo ve ambarlara ihtiyaç duymak, ona bağlanmak, mala mülke, binaya tamah etmek bizi sığ ve derinliği olmayan adamlara dönüştürüyor. Müslüman, derinliği olmayan sığ bir insan olamaz. Bunun için bakın Enbiya Suresinde Rabbimiz ne diyor: “Andolsun ki Mûsâ ve Hârûn’a, günahtan sakınan, görmedikleri halde rablerinden korkan ve kıyametin kaygısını taşıyanlar için bir ayırma ölçütü, bir ışık, bir hatırlatıcı kaynak (kitap) verdik.” (Enbiya 21/48-49) Çok sarsıcı bir şey. Bu, ontolojimizin temeli. Nereye bağlıyız. Devamında “İşte bu Kur’an da bizim indirdiğimiz bereketli bir hatırlatıcı bilgi kaynağıdır. Şimdi siz onu inkâr mı ediyorsunuz?” (Enbiya 21/50) sizin düşüncenizin ve anlam dünyanızın kaynağı ne? Hangi özden gürleşiyorsunuz? Sonra şu ayeti celile geliyor. “Biz daha önce İbrahim’e doğru düşünme yeteneğini bahşettik.” (Enbiya 21/51) Düşüncenin doğruluğu dayandığı varlık alanına bağlıdır. Her düşünce, insanı doğruya götürmüyor, düşüncenin doğruluğu ontolojik alana bağlı. Dolayısıyla bu ortamlar düşüncemizi kontrol etme yerleri. Doğru mu düşünüyoruz? Çoğumuz kendi yankı odamızda kendi sesimizi dinleyerek doğru okuduğumuzu zannediyoruz. 300 yıldır insanlık varlıkla bağını kopararak kendiyle, eşyayla bağ kurdu ve nesneleşti. İlahi olanla bağı zayıfladı. Martin Heidegger diyor ki “İnsanlığı içine düştüğü bu yerden çıkaracak tek şey Tanrı’dır."
Oysa biz insanı yalnızca biyolojik ya da fizyolojik bir varlık olarak değil; mana taşıyan, sorumluluk üstlenen, hakikat arayan, emanet yüklenen bir varlık olarak görüyoruz.
Kur’an’ın insan tasavvuru, insanı yeryüzünde emanet taşıyan bir varlık olarak tanımlar. “Biz emaneti göklere, yerküreye ve dağlara teklif ettik, ama onlar bunu yüklenmek istemediler, ondan korktular ve onu insan yüklendi…” (Ahzâb, 33/72) Bu nedenle insanın değeri yalnızca üretim kapasitesiyle, ekonomik gücüyle ya da görünürlüğüyle ölçülemez. İbn Arabî’nin ifadesiyle insan, âlemin küçük bir özeti gibidir. İnsan hem maddi hem manevi boyutlarıyla varlık düzeninin merkezinde yer alır.
Bu ontolojik bakış, bizim bütün çalışmalarımızın temelidir. Çünkü insanı nasıl tanımlarsanız, eğitim süreçlerini ve organizasyonları öyle kurgular; toplumu öyle inşa eder ve geleceği öyle tasarlarsınız.
- Yani bilgi anlayışımız. Biz bilgiyi sadece aktarıyor muyuz, yoksa anlamlandırıyor muyuz?
Bugün bilgi her yerde; fakat hikmet çok az. Veri çok ama anlam azdır. Kanaat çoktur ama tefekkür zayıftır. Hız artmıştır ama derinlik azalmıştır. Dahası, insanlık belki de en büyük yıkımları, bilgiye en fazla hükmettiğini düşündüğü çağda yaşamaktadır. Çünkü bilgi çoğalmış; fakat merhamet aynı ölçüde çoğalmamıştır. Teknik imkânlar artmış; fakat vicdan aynı oranda derinleşmemiştir. İnsan, tabiatı çözmüş ama çoğu zaman kendisini çözememiştir. Eşyaya hükmetmiş ama nefsine hükmedememiştir.
Bugün yaşanan acıların, savaşların, adaletsizliklerin ve gözyaşının sebebi bilginin kendisi değildir. Sorun, bilginin ahlaktan kopmasıdır. Sorun, bilginin hikmetten uzaklaşmasıdır. Sorun, bilgiye sahip olanların onu hangi niyetle, hangi değerle ve hangi amaçla kullandıklarıdır. Çünkü bilgi, merhametle buluşmadığında tahakküme dönüşebilir; vicdanla buluşmadığında sömürüye hizmet edebilir, adaletle buluşmadığında yıkımın aracı haline gelebilir.
Oysa bilgi, merhamet ve vicdanla buluştuğunda insanlığın yarasını sarar. Hikmetle birleştiğinde yol gösterir. Adaletle birlikte kullanıldığında hayatı korur, onuru yüceltir ve insanı insan yapan değerleri güçlendirir. Bu yüzden bizim meselelerimizden biri yalnızca bilgi üretmek değil; bilgiyi ahlakla, hikmetle, merhametle ve sorumluluk duygusuyla yeniden buluşturmaktır. Çünkü insanı kurtaracak olan şey, sadece daha fazla bilmek değil; bildiğini hangi kalple ve hangi ahlakla taşıdığını fark etmektir.
Gençlere sadece enformasyon mu sunuyoruz, yoksa onları hakikati arayabilecek bir zihinsel kıvama mı taşıyoruz?
Bu sorunun cevabı, yalnızca bilgiye nasıl yaklaştığımızı değil; aynı zamanda nasıl bir gelecek tasavvuruna sahip olduğumuzu ve hangi değer dünyasına yaslandığımızı da belirleyecektir. Çünkü bilgi, değerle buluşmadığında kolayca araçsallaşır; hikmetle buluşmadığında ise yönünü kaybeder. Böyle bir durumda bilgi insanı yüceltmek yerine onu güç ve çıkar ilişkilerinin bir aracı haline getirebilir. Oysa bilgi, değerle ve hikmetle birleştiğinde insanın ufkunu genişletir, aklını derinleştirir ve onu hakikate yaklaştırır. Bu nedenle mesele yalnızca daha fazla bilgi üretmek değildir; bilgiyi ahlakla, sorumlulukla ve hikmetle buluşturabilmektir. Çünkü insanı ve toplumu inşa eden şey, bilginin miktarı değil; bilginin hangi değerlerle taşındığıdır. Gazâlî’nin ilim anlayışı bu açıdan son derece öğreticidir. Ona göre bilgi, insanın sadece zihnini değil, kalbini de aydınlatan bir süreçtir. Bu nedenle bilgi, ahlak ve hikmetten koparıldığında insanı inşa etmez; aksine savurabilir.
Bu nedenle vakıf çalışmalarımızda ezberi değil idraki, tekrarları değil tefekkürü, sloganı değil kavrayışı öncelemek zorundayız.
Bizim gönüllümüz, sadece çalışan insan değil; aynı zamanda düşünen, sorgulayan, mukayese eden, isabetli hüküm vermeye çalışan insandır. Rabbimizin şu uyarısı burada son derece belirleyicidir: “Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur.” (İsrâ, 17/36)
Bugün bilgi üretiminin hızlandığı bir çağda yaşıyoruz. Fakat bu hız, çoğu zaman düşünmenin derinliğini azaltmaktadır. Bu nedenle kurumlarımızın en önemli görevlerinden biri, bilgiyi yalnızca aktarmak değil; anlamlandırma süreçlerini de güçlendirmektir.
- Yani değerler dünyamız. Ne uğruna çalışıyoruz? Neyi kıymetli görüyoruz? Başarıyı nasıl tanımlıyoruz?
Eğer değer merkezimiz zayıfsa, en güzel çalışmalar bile zamanla ruhunu kaybeder. Bizim için değer; sadece sonuç almak değildir. Bizim için değer, sonuca giderken kullanılan aracın ahlakıdır. Çünkü dünyayı değiştirmek için kullandığınız araçlar, kurmak istediğiniz dünyanın ahlakını taşımıyorsa, sonunda kurduğunuz şey size benzemez.
İşte bu yüzden samimiyet, emek, sadakat, merhamet, adalet, hakkaniyet, istişare, vefa ve sorumluluk bizim için sadece ahlaki süsler değil; kurucu ilkelerdir.
İslam ahlak düşüncesinde “ihsan” kavramı bu bağlamda merkezi bir yere sahiptir. Peygamber Efendimizin “Allah her şeye karşı ihsanı farz kılmıştır” (Müslim, Sayd, 56) buyruğu da yaptığımız her işte kaliteyi, özeni ve ahlaki derinliği merkeze koymamız gerektiğini gösterir. Bu anlayış, sadece bireysel ahlakı değil; kurumsal sorumluluğu da kapsayan bir ilkedir.
İçinden geçtiğimiz dönem aynı zamanda bir anlam krizi dönemidir. Eski kavramların büyük kısmı bugünü açıklamaya yetmiyor. İnsan değişiyor, toplum değişiyor, iletişim biçimleri değişiyor, gençlik değişiyor, teknoloji değişiyor, hatta dikkat eşiklerimiz bile değişiyor. Fakat biz bazen zombi kavramlarla düşünmeye devam ediyoruz. Bu, bizi hem gerçekliği anlamaktan hem de ona müdahale etmekten uzaklaştırıyor.
Hz. Peygamber bir buhranın ortasında geliyor. Kast sistemi, kölelik, kız çocuklarının gömülmesi, güçlünün zayıfı ezmesi her türlü zulüm ve kaos var. Hz. Peygamber uygulamarıyla yeni bir dil yeni bir kavram haritası inşa ediyor. Diyor ki “Arap’ın Acem’e, Acem’in Arap’a üstünlüğü yoktur. Üstünlük takvadadır.” Pratiklerle de bu kavramları destekliyor. Sahabelere de öğretiyor. Kadınları ve kız çocuklarını her şeyin içinde tutuyor.
Gazze’de Şeyh Yasin’in evine gittiğimde kızı biraz geç gelince bizden özür diledi. “Sınırda nöbetim vardı” dedi. Bir kadın İsrail sınırında nöbet tutuyor. Biz bazı şeyleri objelerin içine sıkıştırıyoruz. Koca bir insanı gömüyoruz.
Biz bir kavramsallaştırma yaptık. Kurtuluş Ormanı’nda ter dökerken “Neslin ıslahı, arzın imarı” dedik. Sonra “Tüten Ocak Aile” dedik. Ondan önce “İnsan Bozumu” dedik. Bunlar hep pozitif bir kavramsallaştırmadır. Çağın dilini mütevazı katkılarla inşa etmeye çalışıyoruz. Bir düşünce okuluna dönmek ve entelektüel bir zihnin kurucusu olmak gibi bir çabamız olmalı. Doğru düşüncenin ve vicdanlı bilginin üretimine öncülük edecek nesiller yetiştirmeliyiz.
Bugün karşı karşıya olduğumuz sorunlardan biri de tam olarak burada ortaya çıkmaktadır. Modern dünyada bilgi üretimi ve dolaşımı olağanüstü bir hız kazanmıştır. Fakat bilginin çoğalması ile hikmetin çoğalması aynı şey değildir. Veri artmaktadır, fakat anlam üretimi aynı hızda gelişmemektedir. Kanaat çoğalmaktadır, fakat tefekkür zayıflamaktadır. Bu durum yalnızca teknolojik gelişmelerle açıklanabilecek bir mesele değildir. Aynı zamanda insanın varlıkla kurduğu ilişkinin dönüşmesiyle ilgilidir.
Modern düşüncenin önemli isimlerinden Martin Heidegger bu durumu “varlığın unutulması” olarak ifade eder. Ona göre modern insan, varlıkla kurduğu ilişkiyi giderek araçsal bir zemine indirgemiştir.
Benzer bir eleştiriyi çağdaş İslam düşünürlerinden Wael B. Hallaq da dile getirir. Hallaq’a göre modern dönemde Müslüman toplumların önemli bir kısmı, eleştirdikleri modern dünyanın kavramsal çerçevesi içinde düşünmeye başlamış ve zamanla onun epistemolojik sınırlarına hapsolmuştur.
Bu nedenle bugün Müslüman toplumların karşı karşıya olduğu temel meselelerden biri, kendi düşünce gelenekleriyle yeniden bağ kurma meselesidir.
O yüzden bugün bizim önümüzde duran önemli görevlerden biri, sadece hizmet alanlarını büyütmek değil; aynı zamanda bu çağın meselelerini kendi medeniyet tasavvurumuzdan hareketle yeniden kavramsallaştırmaktır.
Bir düşünce okuluna dönmek ve entelektüel bir zihnin kurucusu olmaktır. Bu ne demektir?
Bu, gençliği sadece risk grubu olarak değil, imkân ve diriliş öznesi olarak görmek demektir.
Bu, eğitimi sadece diploma süreci olarak değil, kişilik ve istikamet inşası olarak görmek demektir.
Bu, dijitalleşmeyi sadece teknik araçlar bütünü değil, aynı zamanda ahlaki, psikolojik ve epistemik bir meydan okuma olarak okumak demektir.
Bu, gönüllülüğü sadece boş zamanı değerlendirme faaliyeti değil, insanı insanlaştıran bir terbiye ve medeniyet pratiği olarak görmek demektir.
Burada hepimize düşen sorumluluk büyüktür. Çünkü bu çağda seyirci kalmak diye bir şey yoktur. Ya anlamı inşa edenler arasında olacağız ya da başkalarının ürettiği anlamların tüketicisi haline geleceğiz. Ya kendi kavramlarımızla düşüneceğiz ya da bize sunulan dar kalıplar içinde sıkışacağız.
Ya gönüllülüğü bir şuur ve diriliş hareketine dönüştüreceğiz ya da gündelik koşturmanın içinde yorgun ama etkisiz bir kalabalığa dönüşeceğiz.
Tam da bu noktada Kur’an’ın şu ilkesi bize yön verir: “Bir toplum kendisindekini değiştirmedikçe Allah onlarda bulunanı değiştirmez.” (Ra‘d, 13/11) Yani dönüşüm dışarıdan beklenen bir lütuf değil; içeriden başlatılan bir irade, ahlak ve sebat meselesidir.
Bugün özellikle şunu güçlü biçimde söylemek isterim: Faaliyet gösterdiğimiz her çalışma alanı, aslında bir medeniyet nöbetidir.
Eğitimde çalışan kardeşimiz sadece ders anlatmıyor; zihne yön veriyor. Gençlik çalışmalarında emek veren kardeşimiz sadece etkinlik düzenlemiyor; aidiyet inşa ediyor. Sosyal yardımla ilgilenen kardeşimiz sadece ihtiyaç gidermiyor; insan onurunu koruyor. Kültür-sanat alanında üreten kardeşimiz sadece program yapmıyor; kelimeyi, hafızayı ve estetik duyarlılığı diri tutuyor. Esnaf çalışmalarını yürüten kardeşlerimiz sosyal ahlak ve ticaret ahlakının bayraktarlığını yapıyor. Her bir alan, kendi içinde bir hizmet sahası olduğu kadar, aynı zamanda bir anlam ve ahlak sahasıdır.
Bu nedenle çalışma alanlarımız arasında sadece koordinasyon değil, Gadamer’in deyişiyle “ufuk kaynaşması” olmalıdır. Birbirimizden haberdar olmanın ötesine geçmeliyiz; birbirimizin niyetini, dilini, hedefini, derdini ve istikametini de paylaşmalıyız.
Çünkü ortak hedef olmadan ortak emek yıpranır. Ortak anlam olmadan ortak çaba dağılır. Ortak ufuk olmadan kurumlar büyüse bile derinleşemez.
Ufuk kaynaşması içinse şu üç şeye ihtiyacımız var:
İlki, birbirini gerçekten dinleyen bir istişare kültürü.
İkincisi, alanlar arasında geçirgenlik ve tecrübe paylaşımı.
Üçüncüsü ise, aynı büyük hikâyenin farklı cümleleri olduğumuzu unutmamak.
Biz burada sadece kendi kurumlarımızın başarısıyla ilgilenemeyiz. Çünkü vakıf dediğimiz yapı, birbirinden kopuk faaliyetlerin toplamı değildir. Vakıf; kalbi, aklı ve emeği ortak bir istikamette buluşturabilme sanatıdır.
Eğer yaptığımız çalışmalar yalnızca kendi kurumlarımızın görünürlüğünü artırmaya hizmet ediyorsa, o zaman vakıf ruhunu eksik anlamış oluruz. Çünkü vakıf, bireysel ya da kurumsal başarıdan çok daha büyük bir anlamı temsil eder. Vakıf; iyiliğin, bilginin ve sorumluluğun toplumsal bir istikamet kazanmasıdır.
Bu yüzden burada mesele sadece faaliyet üretmek değildir. Asıl mesele; üretilen her faaliyetin hangi anlam dünyasına dayandığını, hangi insanı ve hangi toplumu inşa etmeyi hedeflediğini birlikte düşünmektir. Vakıf geleneği bize, yapılan işlerin çokluğundan önce, yapılan işlerin hangi değerlerle ve hangi istikametle yürüdüğünü sorgulamayı öğretir.
Çünkü vakıf; kurumların rekabet ettiği değil, kurumların birbirini tamamladığı bir ahlakın adıdır. Burada başarı, tek tek kurumların değil; ortak bir hayrın, ortak bir sorumluluğun ve ortak bir geleceğin güçlenmesidir.
Eleştirel düşünceyi de özellikle vurgulamak istiyorum. Çünkü eleştirel düşünce, yıkmak için değil; daha sağlam kurmak için gereklidir. Kendi yöntemlerimizi sorgulayamıyorsak, kendi dilimizi yenileyemiyorsak, kendi eksiklerimizi dürüstçe göremiyorsak gelişemeyiz. Kendimizi tekrar eden, kendi konfor alanını kutsayan, sadece alışkanlıkla yürüyen yapılar zamanla etkisini kaybeder. Bu yüzden burada eleştiriye açık olmak, muhasebe yapmak, yöntem ve yöntemleri gözden geçirmek bir zayıflık değil; tam tersine kurumsal olgunluktur. Fakat bu eleştiri umutsuzluk üretmemelidir. Çünkü biz krizleri sadece şikâyet konusu olarak değil, aynı zamanda yeniden inşa fırsatı olarak okumalıyız.
Bugün dünyada yaşanan semantik kriz, temsil krizi, eğitim krizi, gençlik krizi ve anlam krizi; bizim için aynı zamanda yeni bir düşünce ve yeni bir irade üretme çağrısıdır.
Demek ki bize düşen, yakınmak değil; kavram, yöntem, model ve örneklik üretmektir. Bizim medeniyet tasavvurumuz, insanı nesneleştiren değil yücelten bir tasavvurdur. Bu tasavvurda insan; sayı, profil, veri ve pazar unsuru değildir. İnsan; emanettir, cevherdir, yolcudur. O yüzden yaptığımız her işte insanın kalbine, aklına, onuruna ve geleceğine dokunmak zorundayız.
Bir gönüllü olarak yorgun düştüğümüzde, niçin başladığımızı yeniden hatırlamalıyız. Yorulsak da köklerimizi unutmamalıyız. Geciksek de hedefimizi kaybetmemeliyiz. Çünkü büyük işler, büyük sabır ister. Derinlikli işler, derinlikli sadakat ister. Kalıcı işler ise samimiyetle yoğrulmuş uzun emekler ister. Ayrıca unutmamalıyız ki ihsan sadece niyette değil, amelde de görünür. Resûlullah’ın ihsanı “Allah’ı görür gibi ibadet etmendir; sen O’nu görmüyor olsan da O seni görmektedir.” (Buhârî, Tefsîr, Lokman, 2) şeklinde tarif etmesi, bizim çalışmalarımızı da içtenlik, dikkat ve sorumlulukla yapmamız gerektiğini gösterir
Bugün burada hep birlikte şu soruları kendimize sormalıyız:
Biz gerçekten nasıl bir gelecek kurmak istiyoruz?
Nasıl bir gençlik hayal ediyoruz?
Nasıl bir dil kuruyoruz?
Nasıl bir ahlakı temsil ediyoruz?
Nasıl bir bilgi anlayışıyla hareket ediyoruz?
En önemlisi, yaptığımız işlerin merkezine gerçekten hakikati, adaleti ve merhameti koyabiliyor muyuz?
Eğer bu soruları ciddiyetle sorar ve cevaplarını birlikte üretirsek, sadece bir kurum olarak değil; bir fikir, bir ahlak ve bir ufuk hareketi olarak da güçleneceğiz.
Bu çağ, sesini yükseltenlerin değil; sözüne derinlik kazandıranların çağı olacaktır. Bu çağ, sadece daha çok üretenlerin değil; ürettiğine anlam katabilenlerin çağı olacaktır. Bu çağ, sadece teknolojiye hâkim olanların değil; insana, hakikate ve değere sadık kalanların çağı olacaktır.
Dolayısıyla çalışma alanlarımızı sadece görev alanı değil, irfan alanı haline getirelim. İstişaremizi sadece organizasyon değil, ortak akıl ve ortak vicdan zemini yapalım. Gençliğe sadece imkân değil, istikamet sunalım. Bilgiyi hikmetle, emeği ahlakla, gayreti sabırla, kurumu da manayla buluşturalım. Kavramlarımızı yeniden düşünelim. Dilimizi yeniden bereketlendirelim. Köklerimizle yeniden bağ kuralım. Birbirimizin ufkunu genişletelim ve bulunduğumuz her alanda, bu vakfın taşıdığı ahlakı, vakarı ve umudu çoğaltalım. Çünkü gelecek, onu sadece bekleyenlerin değil; onu hakikatle düşünenlerin, onu sorumlulukla omuzlayanların ve onu azimle inşa edenlerin olacaktır.
Şunu da unutmayalım: Resûlullah’a nispet edilen meşhur ifadeyle, “İnsanların en hayırlısı insanlara en faydalı olandır.” Bu bakımdan gönüllülük, sadece bir görev değil; insanlığa fayda üretme ahlakıdır.
Rabbim niyetimizi sahih, gayretimizi bereketli, istikametimizi açık eylesin.

